Bugün adına “cumhuriyet” denen bu düzen, tarihsel olarak incelendiğinde emekçi halkın üzerinde kurumsallaşmış bir baskı mekanizmasından başka bir şey değildir. Devlet denen bu aygıt; polisiyle, mahkemeleriyle, eğitim sistemiyle ve tüm bürokratik yapısıyla, sermaye sınıfının çıkarlarını korumak üzere örgütlenmiştir. Bu düzenin kökleri, sömürünün ve zulmün tarihsel gelişimine dayanır; her bir tuğlası, işçi ve emekçilerin sömürüsüne, sınıfın ve halkın mücadelesinin bastırılması üzerine inşa edilmiştir. Peki, bu düzenin bekçileriyle onu yıkmak isteyenler arasında gerçek bir uzlaşma mümkün müdür? Bu soruya verilecek yanıt ancak sınıf mücadelesinin temel dinamiklerini kavrayamayanların içine düştüğü ideolojik bir karmaşa olabilir. Çünkü tarih bize gösteriyor ki ezenlerle ezilenler arasında kalıcı bir barış asla mümkün değildir.
Egemen sınıf için mücadele, her zaman bilinçli ve planlıdır. Onlar, iktidarlarını sürdürmek için her türlü aracı kullanır; yasaları manipüle eder, medyayı kontrol altında tutar, şiddeti meşrulaştırır. Halk içindeyse mücadele, bazen bilinçli bir devrimci önderlikle bazen de kendiliğinden patlamalarla ortaya çıkar. Devrimcilerin temel görevi, bu ayrımı sürekli vurgulamak ve kendiliğinden gelişen öfkeyi, kalıcı bir devrimci bilince dönüştürmektir. Çünkü kendiliğinden hareketler, ne kadar büyük olursa olsun eğer örgütlü bir güce dönüşmezse egemenler tarafından kolayca bastırılabilir veya yönlendirilebilir. Tarih, bu türden sayısız örnekle doludur.
Bugünkü düzen, işçinin emeğini en vahşi biçimde sömüren, Kürt ulusunu inkâr ve imha politikalarıyla baskı altında tutan, eğitimi dinsel gericiliğin ve piyasa mantığının esiri haline getiren, bilimi halktan uzaklaştıran ve sermayenin egemenliğini sonsuzlaştırmaya çalışan bir mekanizmadır. Bu düzen, “cumhuriyet” gibi kavramların ardına saklanarak kendini meşrulaştırmaya çalışsa da gerçekte emekçi halkın kanı üzerinde yükselmiştir. Bu düzenin tarihi, aynı zamanda direnişin de tarihidir. Her baskı dalgası, yeni bir mücadele dalgasını doğurmuştur. İşçilerin grevleri; köylülerin topraklarını, derelerini, dağını ve taşını savunması; gençliğin sokaklardaki isyanı, bu direnişin somut ifadeleridir.
Sorun, bu gerçeği göremeyenlerin attığı her adımın, halkın mücadelesine zarar vermesidir. Eğer somut koşulları doğru analiz etmezsek mücadele boşa kürek çekmeye dönüşür. Tarih bize gösteriyor ki örgütsüz ve programsız bir öfke, egemenler tarafından kolayca bastırılır veya yönlendirilir. Kitlelerin haklı öfkesi, devrimci teoriyle buluşmadığı sürece yenilgiye ve moral çöküntüye yol açar. Bu nedenle her devrimcinin görevi, halkın içindeki bu öfkeyi bilinçli bir mücadele hattına çekmek, onu örgütlü bir güce dönüştürmektir.
Düşmana çiçek uzatmak, onu iyi niyetle ikna etmeye çalışmak, tarihin çöplüğüne atılması gereken boş hayallerdir. Tarih bize şunu öğretmiştir: Düşmanı doğru tanımayan, onun yöntemlerini ve zayıf noktalarını kavramayan her hareket, yok olmaya mahkûmdur. Egemenler, halkın dağınıklığından faydalanır, onu böler ve yönetir. Ani öfke patlamaları yetmez; devrimci teoriyle donanmış, disiplinli ve örgütlü bir mücadele şarttır. Bu mücadele, sadece fiziksel bir çatışma değil aynı zamanda ideolojik bir savaştır. Egemenlerin yalanlarını teşhir etmek, halkın bilincini yükseltmek, alternatif bir yaşamın mümkün olduğunu göstermek, devrimcilerin asli görevlerindendir.
Bugün halkın öfkesi büyüyor. İşçiler grevlerde; köylüler topraklarını, derelerini, dağlarını savunuyor; gençlik sokaklarda. Ancak bu öfke, kendiliğinden bir çıkış bulamaz. Egemenler, sosyalizmi “geçmişte kalmış” bir düşünceymiş gibi göstermeye çalışsa da kapitalizmin işçi sınıfına saldırıları her geçen gün artıyor. Ücretler düşüyor, çalışma saatleri uzuyor, grevler yasaklanıyor. Faşizm, artık maskesini bile takmadan hareket ediyor. Tam da bu yüzden sosyalizme yönelik karalamalara karşı mücadele etmek ve halkı örgütlemek zorundayız.
“Kurtuluş sandıktadır” yalanı, egemenlerin halkı uyutma çabasıdır. Bugünkü muhalefet de iktidar da aynı düzenin farklı yüzleridir. Halkın sabrı ve beklentisi, sömürücülerin işine yarar. Artık beklemek yok, mücadele zamanıdır. Çünkü tarih, bekleyenlerin değil mücadele edenlerin yazdığı bir süreçtir.
Empati, ezilenler arasında olmalıdır, ezenlere değil. Bizim tek dostumuz, bizimle aynı kaderi paylaşan sınıf kardeşlerimizdir. Sokaklarda görünen milliyetçi gruplar, halkın devrimci birleşimini engellemek için oradadır. “Kardeşlik” masallarıyla bu gerçeği gizlemeye çalışmak büyük bir hatadır. Onlar bizim kardeşimiz değil düzenin bekçileridir. Gerçek kardeşlik, sömürüye karşı ortak mücadelede yan yana durmaktır.
Gerçek kurtuluş, örgütlü halkın kararlı mücadelesiyle gelecektir. Tarih, devrimcilere şu dersi vermiştir: Zafer, ancak doğru bir strateji, disiplinli bir örgütlenme ve halkın bilinçli seferberliğiyle kazanılır. Bugün yapılması gereken, geçmişin hatalarından ders alarak devrimci teoriyi pratikle birleştirmek ve halkın öfkesini kalıcı bir devrimci hareket haline getirmektir. Bu mücadele, sadece bugünün değil yarının da mücadelesidir. Çünkü devrim, bir anlık bir patlama değil sürekli bir süreçtir.
Yolumuz uzun, mücadelemiz zorlu, ama zafer kesindir! Çünkü tarihin akışı, ezilenlerin lehinedir. Her yenilgi, yeni bir direnişin tohumlarını eker. Her baskı, yeni bir öfke yaratır. Ve en karanlık anlarda bile devrimci umut asla sönmez. Halkın mücadelesi, tıpkı bir nehir gibi önüne çıkan her engeli aşarak yoluna devam eder. Bizler, bu mücadelenin bir parçasıyız. Ve bu mücadele, zaferle sonuçlanana kadar sürecek.
Serhat Bakırcıyan
Bu yazı ilk olarak Öncü Partizan‘da yayımlanmıştır